Okumak değil de dinlemek isterseniz aşağı Soundcloud ve YouTube bağlantısı bırakıyorum.

 

 


Dünya dijitalleşmeden önce, insanlar yaz aylarında serin, kış aylarında sıcak bir şeyler ararmış. Dertlerinin önemli bir bölümü buymuş. Tarlada çalışırken kafamıza güneş geçmesin, sonbahar sonlarında odunumuzu kömürümüzü kömürlüğe koymuş olalım, domates kurutalım çünkü kışın ortasında domates bulamayız…

Yaşadığımız dönemde bunların artık bir karşılığı yok. Kışın domates var, tarlalarda 30 insanın işini yapacak bir makine var, kömür derdi yok artık evlerimize kadar gelen doğalgaz var. Telaşlanacak yeni şeyler bulmalıyız. Mesela internet paketim bitti, şarjım azaldı, tweet yürümedi, son fotoğrafım sadece 57 beğeni aldı…

Mutsuzluğu satın almak için saatlerce çalışıyor, ömrümüzden, gençliğimizden veriyoruz. Bu her zaman böyle mi olmuştur bilemiyorum ama 1920’de yaşayan insanların derdi muhtemelen bizim dertlerimizden fazladır. Hayatta kalma kaygısı geri kalan tüm dertleri daha tatlı gösteriyor beki de. Yaşadığımız dönemde devletlerin ve toplumların önceliklerinde ilk sıralarda hep güvenlik konusu var. Bunda çok büyük haklılık payı var. İnsanlar savaşların ve zorbalıkların gerçek sonuçlarını yaşamışlar ve önlemler almışlar. Bu konuda başarılı olunması doğal olarak hayatta kalma kaygısını geri plana atmış. Çünkü öyle yada böyle karnın doyuyor ve hayatta kalabiliyorsun. Bilimin, düşüncenin, sanatın gelişmesi de böyle bir ortamda mümkün olabilir fakat sen tweet atmaktan başka bir şey yapmazken “zamanında Sovyetler döneminde Ay’a gönderilecek roketin civatasını sıkmamışlar havada patlamış ne salak adamlar” diyemezsin. Her türlü hayatta kalabilmek senin başarın değil. Hayattayken başka dertlerin olmalı. Parçası olmadığın başarılara çamur atmaman lazım. Bu olumsuz ulaşılabilirliği çoktan kazandık ve popüler olan her şey, herkes artık insanların hedefinde. Çünkü biraz kıskanıyor biraz da şöhret istiyorlar. Grafik tasarım sitesi veya insanlara katkısı olacak bir şey yapayım derdinde değil artık kimse. En azından ücretli içerik yayınlayıp üç beş kuruş bir şeyler kazanayım derdindeler.  Zeka kullanmadan, yetenek gerektirmeden yapılabilecek en kolay işi yapma derdi bizi daha da aşağı çekiyor ve maalesef bu bir kültür olarak yerleşiyor.

Hangi kültürü temsil ettiği, ne olduğu, ne anlattığı belli olmayan ‘fenomen’ adını verdiğimiz insanlar, ‘fenomen’ olamamış insanların teknoloji bağımlılıklarını nakde çevirip yeni bağımlılıklar oluşturup ilgiyi üzerine çekip rol modeli olmaya çalışıyorlar. Bu insanlar eski TV karakterlerine göre daha ulaşılabilir olduklarından hikayeleri hiçbir zaman eskimiyor. Hep yeni bir hikayeleri var bizler için. En kötü ihtimalle takipçisi ile yazışmasını deşifre edip bir farkındalık maskesi altında sosyal mesajlar savurup bir anda gündem olur.

Sosyal hayatı sosyal medyaya teslim ettiğimiz günden beri bu sanal simülasyonda ne gerçek mutluluğu bulabildik ne de işe yarar bir yetenek kazanabildik. Zamanımızı boşa harcadık ve bunu hiç dert etmedik. Hayvanat bahçeleri kapatılsın, faytonlar yasaklansın tamam ama gitmeye, binmeye devam ettin. Gösteriş uğruna fikirlerin altını boşalttık.

Bu devran böyle devam etmemeli, mutluluk hormonlarımızla başa çıkabilmeliyiz. Fakat önce bunu keşfetmemiz gerekiyor. Tüm iletişimimizi kapatıp düşünmemiz gerekiyor. Tüm bu yazdıklarımın bir özeti bir şarkıda geçiyor:

“Çünkü bazen gerçeği görmek için gözlerini kapatman gerekir”

(Ben Kimim? / Şanışer)